HIV’de Erken Teşhis Önemi

HIV’de Erken Teşhis Önemi

HIV (Human immunodeficiency Virus, İnsan İmmün Yetmezlik Virüsü) HIV-1 veya HIV-2 olmak üzere 2 tipi bulunan bir retrovirüstür. Bağışıklık sistemi hücrelerini hedef alarak enfeksiyon oluşturmaktadır. AIDS, HIV enfeksiyonunun ilerlemesi ve bağışıklık sisteminin çökmesiyle sonuçlanan bulaşıcı bir hastalıktır. AIDS sözcüğünün ingilizce açılımı “Acquired Immune Deficiency Syndrome”, “Edinilmiş İmmun Yetmezlik Sendromu” anlamına gelmektedir. HIV, bağışıklık sisteminde özellikle enfeksiyonlara karşı önemli rolü olan CD4 hücrelerine (T lenfosit) saldırır. HIV ile enfekte olma durumunda eğer tedavi edilmezse CD4 hücre sayısı gitgide azalır. Bağışıklık sistemi hücreleri zarar gördükçe vücut çeşitli enfeksiyonlara ve belirli kanser türlerine karşı savunmasız hale gelir. Bu durum HIV enfeksiyonunun son evresi olan AIDS belirtisidir. AIDS fırsatçı enfeksiyonlar, kanser, nörolojik işlev bozukluğu gibi durumlarla kendini belli eder. AIDS öncesinde tedavi edilebilecek olan bu durumlar, vücudun savunma sistemi yetersiz kaldığı için tedavi edilemez hale gelmektedir.
HIV, enfekte olmuş kişilerin vücut sıvılarına temas yoluyla bulaşır. Enfeksiyonun her aşamasında bulaş olabilmektedir. Virüs, en yüksek miktarda enfekte kişilerin kanında bulunur. Bunun dışında; genital salgılar, anne sütü, tükürük, gözyaşı ve beyin omurilik sıvısında da virüs bulunabilmektedir. HIV bulaşı; cinsel temas, kan ve kan ürünleri ile bulaş, hamilelik sürecinde, doğum esnasında ya da emzirme döneminde kan ve anne sütü yoluyla anneden bebeğe bulaş şeklinde olmaktadır. Bulaşta en çok rol oynayan kan, genital salgılar ve anne sütüdür. Diğer salgıların pratikte bulaşa neden olması beklenmez.
HIV enfeksiyonu asemptomatik taşıyıcılık durumundan ölümcül hastalıklara kadar değişen geniş bir klinik tablo ile sonuçlanabilen bir enfeksiyondur. Enfekte olan pek çok kişide uzun süre belirti görülmemektedir. Hastaların %40 ile %90’ında enfeksiyonla karşılaşmanın ardından 2-8 hafta içinde halsizlik, ateş gibi grip benzeri semptomlar görülebilmektedir. Bu süre HIV enfeksiyonunun akut evresidir ve semptomlar nonspesifik olduğundan HIV ile ilişkilendirilmesi zordur. HIV, tedavi edilmediği takdirde hastalıkla ilişkili belirtiler 5-10 yıl içinde görülmekte, 10-15 yıl gibi bir süre sonrasında AIDS’e ilerlemektedir. Yetişkinlerde virüs vücuda girdikten 10 yıl sonrasına kadar, enfekte doğan bebeklerde ise 2 yıla kadar güçsüzlük, hızlı kilo kaybı, fırsatçı enfeksiyonlar gibi ciddi belirtiler görülmeyebilir. Çocuklarda enfeksiyon kendini genellikle büyüme geriliği ve sık hastalanma periyotları ile göstermektedir. HIV enfeksiyonunun ilerleyen dönemlerinde oral ve vajinal mantar enfeksiyonları, pelvik enflamatuar hastalık, ağız içi yaraları, inatçı deri lezyonları, zona, uçuk, tekrarlayan solunum yolu enfeksiyonları ve buna bağlı olarak gelişen inatçı kuru öksürük, lenf bezlerinde şişkinlik, anemi, trombositopeni, yorgunluk, hızlı ve aşırı kilo kaybı, kronik ishal, sık terleme ve ateş gibi ciddi rahatıszlıklar görülebilmektedir. HIV enfeksiyonunun son evresi olan AIDS döneminde en belirgin olarak CD4 hücre sayısı 200 hücre/μL’nin altına düşmüştür (Sağlıklı kişilerde >1000 hücre/μL). Buna bağlı olarak ağır immunosupresyon durumu yaşanmaktadır. Bu evrede AIDS tanımlayıcı hastalıklar olarak da nitelenen virüs, mantar, parazit ve bakteri kaynaklı fırsatçı enfeksiyonlar ve bazı kanser hastalıkları görülür. Bunlara örnek olarak tekrarlayan bakteriyel pnömoni; ishal, karın ağrısı, iştahsızlık ve kilo kaybının eşlik ettiği barsak enfeksiyonları; inatçı kandida enfeksiyonları, akciğer tüberkülozu; Varisella-zoster virusu (VZV) enfeksiyonu; İnsan papillomavirus (HPV) enfeksiyonu; HIV ensefalopatisi; lenfoma ve rahim ağzı kanseri verilebilir.

HIV’de erken teşhis hastalık ilerlemeden tedaviye başlanması ve bulaşın engellenmesi açısından hayati önem taşır. HIV tanısı için kanda antijen/antikor saptanmasına yönelik testler kullanılmaktadır. Vücudun virüse karşı antikor oluşturması 4 hafta-6ay kadar sürebildiği için risk gurubundaki kişiler bu süreçte takip edilmelidir. Tanı için ilk olarak ELISA testi uygulanır. ELISA testi negatif olmasına rağmen kişi risk grubundaysa test 1-3 ay içinde tekrarlanmalıdır. ELISA testinin pozitif çıkması durumunda ise doğrulama testi (Western Blot) uygulanır. Doğrulama testi de pozitif olarak saptanırsa kişiye HIV tanısı konmuş olur. Sonrasında kişiye CD4 hücre sayımı gibi hastalığın ne kadar ilerlediğini gösteren testler yapılarak tedavi aşamasına geçilir.
HIV testi yapılması gereken durumlar: Erkekler arasında korunmasız cinsel ilişki, damar içi ilaç bağımlılığı ve ortak şırınga kullanımı, HIV-pozitif kişinin cinsel partneri olmak, HIV’in yüksek oranda görüldüğü bölgelere seyahat etmiş ya da orada yaşamış olmak, temas öyküsü, cinsel saldırıya maruz kalma, cinsel yolla bulaşan infeksiyon tanısı konmuş kişiler…
HIV/AIDS tedavisinin amacı, virüsün çoğalmasını engelleyerek immun fonksiyonları korumak ve HIV bulaşını önlemektir. Günümüzde tedavi rejimi olarak antiretroviral tedavi uygulanmaktadır. Tedavi en az 3 antiretroviral ilacın kombinasyonundan oluşmaktadır. Tedavi rejimi, NRTI (Nükleozid Revers Transkriptaz İnhibitörleri) grubundan 2 ilaçla ve NNRTI (Non-Nükleozid Revers Transkriptaz İnhibitörleri), INSTI (Integraz İnhibitörleri), PI (Proteaz İnhibitörleri) gruplarından seçilen bir ilacın kombinasyonundan oluşur. Direnç gelişimi, yan etkiler gibi durumların ortaya çıkması halinde tedavide 3’ten fazla sayıda ilaç kullanılabilmektedir. Virüsün ilaçlara karşı direnç durumu, eşlik eden diğer hastalıklar, kişinin çalışma koşulları gibi faktörler dikkate alınarak ilaç seçimi yapılır. Günümüzde HIV/AIDS, antiretroviral tedavi ve düzenli ilaç kullanımıyla büyük ölçüde kontrol altına alınabilmektedir. HIV’in tamamen tedavi edilmesi mümkün olmadığından tedaviye ara verilemez. Düzenli kontroller, tedavi sırasında gelişebilecek yan etkiler ve başarısızlıkların fark edilerek gerekli müdahalelerle düzeltilmesi açısından önemlidir.
En sık görülen bulaş yolu cinsel temas olduğu için cinsel korunma büyük önem taşımaktadır. Cinsel ilişki boyunca doğru ve düzenli bir biçimde kondom kullanmak, cinsel partnerlerin sayısını sınırlamak HIV bulaşını önlemede etkilidir. Damar içi madde kullanım alışkanlığının önlenmesi, tedavi edilmesi, ortak enjektör kullanım risklerinin anlatılması bu grup hastalarda HIV bulaş riskini azaltmaktadır. İlaç enjeksiyon ekipmanları tek kullanımlıktır ve asla paylaşılmamalıdır. Diş fırçası, tıraş bıçağı gibi kişisel hijyen araçları kan yoluyla bulaşa sebep olabileceğinden, özellikle toplu yaşanan yerlerde ortak kullanımların olmamasına dikkat edilmelidir. Anneden çocuğa HIV bulaşması HIV’in çocuklara bulaşmasının en yaygın yoludur. Eğer bir anne adayı HIV pozitif ise gebeliğin son trimesterinde anneye, doğumdan sonra da bebeğe antiretroviral tedavi uygulanır. Doğum sırasında anneden bebeğe bulaşı engellemek için doğum sezaryen ile yapılmaktadır. Virüs anne sütü ile bulaşabildiğinden annenin bebeği emzirmemesi gerekmektedir. Sağlık personelleri genel koruyucu önlemlere uygun çalışmalıdır. Hastalara uygulanan işlemler sırasında eldiven kullanılmalı, iğneler kullanıldıktan sonra plastik başlıkları kapatılmalı, işlem sırasında kan veya diğer vücut sıvılarının sıçrama olasılığı varsa maske ve gözlük takılmalıdır.

(DSÖ) Dünya Sağlık Örgütü 2018 verilerine göre dünyada ortalama 37 milyon HIV/AIDS hastası bulunmaktadır. Hastalığın tanımlandığı 1981 yılından beri 70 milyondan fazla kişi HIV ile enfekte olmuş, yaklaşık 35 milyon kişi AIDS ilişkili hastalıklar nedeniyle hayatını kaybetmiştir. Günümüzde dünya çapında 37 milyon HIV/AIDS hastasından %60’ı antiretroviral tedavi görmektedir. Her yıl yaklaşık 1.8 milyon insan HIV ile enfekte olmaktadır. 2017 yılında 940.000 kişi HIV sebebiyle hayatını kaybetmiştir. DSÖ 2017 verilerine göre en yüksek HIV hasta popülasyonu 25.7 milyon kişi ile Afrika bölgesinde bulunmaktadır. Afrikadan sonra Güneydoğu Asya (3.5 milyon) ve Amerika(3.4 milyon) bölgeleri gelmektedir. Dünya çapında görülen yeni HIV enfeksiyonu sayısı 1996 yılından itibaren, AIDS ilişkili ölümlerin sayısı ise 2004 yılından itibaren yarı yarıya azalmıştır. UNAIDS (The Joint United Nations Programme on HIV and AIDS) dünyada HIV enfeksiyonlarının ve AIDS’e bağlı ölümlerin dramatik biçimde azaldığını ve 2030 yılında AIDS epidemisini durdurmayı hedeflediklerini açıklamıştır. 1 Aralık günü, HIV/AIDS ile ilgili bilinç ve farkındalık oluşturmak amacıyla 1988 yılından itibaren Dünya AIDS Günü olarak kabul edilmiştir.

Hiv Test

Ülkemizde ilk defa 1985 yılında üç HIV/AIDS hastası bildirilmiş, daha sonra vaka sayısı her yıl kademeli olarak artış göstermişti.1991 yılına kadar her yıl 30 civarı olan yeni hasta sayısı, 2000’li yılların başından itibaren 200, 350, 750, 1000’li sayılar ve 2014 yılından itibaren de 2000’li sayıların üzerine çıkmıştır. T.C. Sağlık Bakanlığı verilerine göre 2016 yılında HIV hastası sayısı 2573’e yükselmiştir. Bu sayı hastalığın tanımlandığı yıldan beri görülen en yüksek hasta sayısıdır. AIDS insidansı 2016 yılında yüz bin nüfusta 0,13 iken 2017 yılında 0,10’a gerilemiştir. Türkiye’de 1985’ten 2018’e kadar bildirilen HIV pozitif vaka sayısı 17.884’tür. Hastalığın uzun süre belirti vermemesi, cinsel yolla bulaşan hastalıklar ile ilgili sağlık kurumlarına yeterli başvurunun olmaması gibi sebeplerden ötürü bu sayının gerçeği yansıtmadığı düşünülmektedir. Türkiye’de hastalığın cinsiyet dağılımına bakıldığında %22 kadın, %78 erkek olduğu görülmektedir. Vakaların %49’u 25-49 yaş aralığındadır.
HIV/AIDS tüm dünyada ve ülkemizde önemli bir sağlık sorunu olmaya devam etmektedir. Günümüzde gelişen tedavi seçenekleri ile normal yaşam süresi ve kalitesinde hayatını devam ettiren HIV ile enfekte bireylerin karşılaştığı esas problem, hastalığın üzerlerinde yarattığı psikolojik ve sosyolojik sorunlardır. Unutulmamalıdır ki AIDS belirli bir sosyal grubun hastalığı değildir. Hastalığın etkeni olan HIV; ırk, din, yaş, cinsel eğilim ve sosyoekonomik durumdan bağımsız olarak herkesi etkileyebilir. Yapılan araştırmalara göre toplumumuzun büyük çoğunluğu hastalığa dair bilgi sahibi değildir. HIV/AIDS’in sosyolojik ve psikolojik açılardan da tedavisinin gerçekleştirilmesi için eğitimsel yaklaşımlarla toplumsal bilinç düzeyinin artırılması gerekmektedir. Bulaş yolları ve korunma yöntemleri küçük yaşlardan itibaren topluma öğretilerek hastalıkla ilgili farkındalık kazanılması sağlanmalıdır.

İlgili Makaleler